YEDİ REZİL ADAM ( DAMAT İBRAHİM PAŞAYI İPE GÖTÜREN ELEBAŞLAR)

 

 

 

  • MÜDERRİS (PROFESÖR) ZÜLALİ HASAN

      Birinci elebaşı bir profesördü ve bakınız bir profesör salt çıkarları için devletin önemli bir sadrazamı için neler söylüyordu.

       “ Ey ahali bilir misiniz ki İbrahim Paşa ana dili gibi Ermenice konuşur.”

        “ben onun hemşerisi olurum annesi Ermeni’dir.”

        “Kayseri gevuru değil Nevşehir gevuruymuş.”

      Silahtar Ali Ağa’nın oğlu olup 1724lü yıllarda 70 yaşlarında, gözünü şeyhülislamlığa dikmiş, kadın ve içki düşkünü bir kişiydi. Bir yolunu bulup Kara Mustafa Paşa’nın torunu ve İbrahim Paşa’nın damadı Osmanlı Deniz Kuvvetleri komutanı Kaymak Mustafa Paşa’ya sokulmayı başarmış, Sadabad eğlencelerinden aşk ve meşkten nasiplenmeye başlamıştı. O sıralar İstanbul Kadısı Emir zade Abidin Efendi’nin kadılık müddeti dolduğundan, Zülali Hasan da Kaymak Mustafa Paşa’nın yardımı ile İstanbul kadılığına atamasını yaptırdı.

   Bu mevkii Şeyhülislamlığa bir basamak olarak kullanmayı planlamış, bu amacına ulaşmak için rezilliğin daniskasını yapıyor, pek çok vezir ve yeniçeri ağasına dünya güzeli 18 yaşındaki dördüncü karısı “hatayi bikri” (daimiliğiyle kızlığı hiç bozulmayan)  Ziba’yı peşkeş çekiyordu.

    Ve işte sapık müderris Zülali Ahmet’in dillere destan hafifmeşrepliği ile namlı karısı Ziba için yazılan şiir. (bu şiir daha sonra beste dahi olmuştur).                                   

                                                           ZİBA

                                                               Tarif etmek gerek önce nigarı

                                                           Gül gönce misal o fitnekarı

                                                           Kocayı sihirle koyup kafese

                                                           Kör şeytana ateş çıkaran mekkarı

Yaşmağı tutunur inceden ince

Fıstıki ferace hem meşrebince

Ol nazik destine mısri yelpaze

İşmar çakar bekar uşak toy gence

                                                               Şehri İstanbul’dur güzeller kanı

                                                               Nevhat fetaları çar ebruvani

                                                               Dayı revişli ya keklik sekişli

                                                               Kakülü telirce üftadegam

 

Kayıkçı güzeli zeberdez şahbaz

Berber güzelinde işve ile naz

Börekçi güzeli nezaket bilir

Halacın güzeli delişmence naz

                                                                Kebapçı güzeli kimyon baharlı

                                                                Şalcı güzeli gayet vakarlı

                                                                Tellak civanları hamam çıplağı

                                                                 Nigardan yana bahtı kapalı

Terzi güzelinin iğne elinde

Şerbetçinin peştemalı belinde

Kemankeş civanın tiri müjganı

Müezzin civanın bülbül dilinde

                                                                 Şekerci güzeller peri peykeri

                                                                  Hanımı dişinde badem şekeri

                                                                 Kavukçu güzeli başların tacı

                                                                 Demircide güzellerin ejderi

 

Saraç civanları eli bıçaklı

Macuncu güzeli çeliyor aklı

Balıkçı güzeli kırlangıç mercan

Ne gam pırpırıymış yalın ayaklı

                                                                 Mumcunun güzeli nurdan servidir

                                                                  Bedestenden dükkân satup yedirir

                                                                  Davet eder tulumbacı civanı

                                                                  Ateş olup yanan gönlüm evidir.

Adama aman sürmeli

Dü destinde çalparesi dideleeri sürmeli

Çengi Ziba deyüp geçen yan bakanı sürmeli

Adam aman sürmeli

Ol nigarı nazenin payine yüz sürmeli

Çengi Ziba oynar iken kapuları sürmeli

 

       İşte Zülali Hasan Efendi denilen adamın 4. Karısı Ziba, şiirde anlatıldığı gibi cümle esnafın elinde, dilindeydi ayrıca Hasan Efendinin bitmesi gereken her türlü işini de bitiren bir kadındı.

    İstanbul’un dahili ticareti ekalliyet elindeydi. Bu esnaf, oldum olası harp yıllarını fırsat bilerek zaruri gıda maddelerini, odun kömür gibi ihtiyaç maddelerini stoklar, piyasayı kasıp kavurur, daha sonra el altından fahiş fiyatlara satardı. Yeni kadı Zülali Hasan da bu yollarla inanılmaz servetler elde ediyordu ki bıçağı kemiğe dayanan, canı yanan bazı esnaflarca saraya jurnallendi.

     Yeni kadı Zülali Hasan Efendi’nin yediği herzeler açığa çıkınca da İbrahim Paşa tarafından görevinden el çektirildi ki işte isyancıların elebaşılığına soyunmasının temelinde de bu kuyruk acısı yatar. Nitekim böylece Şeyhülislamlık hayalleri de uçunca 1724 yılından itibaren bütün mesaisini ihtilal planları hazırlamakla ve buna uygun bir zeminin oluşması için fırsat kollamakla geçer.

      Hemen hemen hepiniz şahit olmuşunuzdur ki her ilin, her semtin, her mahallenin, her köyün bir ya da birden fazla delisi vardır. Bu insanlara halk ayrı bir gözle bakar, sempati duyar. Allah’ın adamı, keramet ehli gözüyle de görürler onu. Çoğu kez konuştukları adeta Allah tarafından söyletildiğine inanır ve “söyleyene değil söyletene bak” diyerek ulvi bir kelam olarak değerlendirir.  Halk arasında bazılarına “ermiş” gözüyle bile bakılır. Öyle olunca da halk onlara acır, barınacak yer verir karnını doyurur. İşte kurnaz Zülali Efendi; Keçeli Derviş, İradi Baba ve elinde kafesle saka kuşu dolaştıran Tızmantırıl Kılçık Reis lakaplı meczupları ele alarak onlara hazırladığı ve türlü yalanlarla bezediği hikâyeleri ezberletip, halkın yoğun olduğu yerlerde bağıra bağıra söyletmeye başladı.

    Hikâyelerde, padişahın, sadrazamın, onların etrafındakilerin türlü işler çevirdikleri, Müslüman olmadıkları, zina yaptıkları ve daha bin bir türlü yalanlar vardı.

    Bu insanların –dayakla ya da parayla- ezberletilmiş sözlerini dinleyen halksa ne yazık ki  “ Vay anasına adam ermiş herhalde nereden biliyor bunları, demek malum oluyor. Hem konuşmasına baksanıza ne kadar düzgün, sanki Ayasofya imamı. Allah’ın hikmetine sual olmaz” diyerek meczupların söylediklerine koşulsuz inanıyorlardı.

    Zülali Hasan Efendi daha sonra bu meczupların yaptığı konuşmalara benzer konuşmaları güvendiği topluluklarda kendi yapınca insanlar, “Allah Allah hayret, şu deli dediklerimiz bile bunları biliyor da bizim haberimiz yokmuş” diye düşünüp tamamıyla Hasan Efendi’ye tabi oluyorlardı.

 

 

  • ELEBAŞILARIN İKNCİSİ VAİZ İSPİRZADA AHMET

      Bu adam, Tekke ağzı ile “şeyh köçeği” olarak adlandırılırdı. Tarihten tam emin olmamakla birlikte 1722 yılında bir kolayını bulup, müridi olduğu şeyhinin postuna oturarak, Ayasofya Caminin vaizi oldu. Kişiliği bir yana, çok zeki, güzel denecek kadar yakışıklı, son derce kuvvetli hafızası olan,  bir Arap’tan daha güzel Kur’an okuyabilen, Bilal-ı Habeşi kadar güzel sesi olan biriydi.

     Heyhat ki tüm bu olumlu meziyetleri yanında riyakâr, çıkarı için her şeyi yapabilen güvenilmeyen bir adamdı.

    Adeta iki kişiliği olan, gündüz külahlı gece silahlı bu adam, avamın toplu olduğu yerlere giderek aynen Zülali Hasan gibi Sadrazam ve çevresi ile ilgili sözleriyle zehir akıtıyordu. Camide olmasa da halk içinde verdiği vaizlerde her örneği mutlaka bel altı sözlerle birleştiriyor böylece avam kesimini adeta büyülüyordu.

    Böyle bir olay daha önce 4. Murat döneminde de meydana gelmiş ama karşılarına zamanın muktedir sadrazamı Köprülü Mehmet Paşa çıkmış, hepsini bir gecede apar topar derdest edip yüzlerce kişiyi gemilere doldurmuş, kimisini Kıbrıs’a sürerken, elebaşı durumunda olanları da kayıklara doldurup denizin ortasında imha ettirerek devleti bu gafillerden kurtarmıştı.

   Vak’a Nüvis Abdi Ağa, Vaiz İspir zade Ahmet’ten şöyle bahsediyor. “onun hayranları, düzenbaz, tembel, arızalı tiplerdi ki bunların arasında esnaf takımından Hacı mandal, Fakı Döngel, çıplak ayaklı zenne kılıklı hamam tellakları, çıraklar ve köleler ağırlıktaydı. Çoğunluğu Hırvat ve Kazak’tı. Fakat tahrik edildiklerinde gözleri hiç bir şey görmeyen tehlikeli adamlardı”

 

  • 000 HATTATIN REİSİ SUPHİ SENA

    Matbaanın gelmesiyle birlikte doksan bin hattatın işlerinin sona ereceği, mesleklerinin biteceği, bu meslekten ekmek kazanan aileleriyle birlikte neredeyse beş yüz bin kişinin açıkta kalacağı endişesi ve korkusuyla hareket ediyordu. İnanılmaz bir baskı altındaydı. Sadrazam’ın, kendilerine asla bir etkisi olmayacağına dair padişah fermanı göstermesine, matbaada dini kitap basımının söz konusu olmayacağına, tarih, coğrafya, kimya ve riyaziye kitapları basılacağına dair garanti vermesine rağmen yine de tatmin olmamıştı.

    Onun etkileyen başka bir konu da İspir zade Ahmet gibilerin “sen onların dediğine ne bakıyorsun yarın kutsal kitabımızı gevur makinesinin demir kalıpları arasında ezerken, Allah’ın kelamını demirlerin altında alırken nasıl uyuyacaksın, vicdanın buna nasıl elverecek? Kıyamette cayır cayır yanarsın ” sözleriyle tahrik etmeleriydi. Nitekim Suphi Sena kendisine bağlı doksan bin kişinin vebalinden korkup isyancılarla birlikte hareket etme kararı aldı.

 

 

  • ELEBAŞI VE HAMAM OĞLANLARI TARİKATI LAYHAR’IN ŞEYHİ PATRONA HALİL

  

     Devşirme kanunu kalktıktan sonra asker ihtiyacını karşılayabilmek için yeniçeri ocağının kapısı halka açıldı. Bu devamlı açık kapıdan esnaf tabakasını, ayak takımını, aylak gençleri askere yazdılar. Ocak disiplini bozulunca esnaf kökenli askerler hem askerlikten maaş aldılar hem de kendi ileriyle uğraşarak zengin oldular. Evi barkı olanlar kendi evlerinde kalırken emirlerindeki askerlere rüşvet vererek sanki ocaktaymış gibi yoklamalarda var göründüler. Cebeci, topçu, zağarcı gibi diğer asker ocaklarında da durum aynıydı.  Ekonomisi savaşa dayalı olan Osmanlı’da ne yazık ki savaş olmayınca böyle bir durum ortaya çıkıyor, askerlerin pek çoğu da sicilli tellak oluyordu. Şimdi ne demek sicilli tellak diyebilirsiniz, şöyle ki; esnaf olan yeniçeriler esnaflığına, esnaf olmayanlar simitçi, şekerci, sucu ya da başkaca seyyar satıcılığa, hiçbir işi olmayanlar da hamam tellaklığına soyunuyordu. Hamamlara tellak olan bu askerler esnaf geleneğine göre merasimle, duayla işe giriyor, bellerine siyah peştamal bağlayarak sicilli tellak oluyorlardı.

  İstanbul kadılığı kayıtlarına göre 18. asrın ilk yarısında İstanbul’daki tellakların yarıdan fazlasının Arnavut olduğu saptanmıştı.  1719-1720 yılında tanzim edilmiş olan İstanbul hamamlarından Beyazıt Hamamı personel listesinin 4 numaralı kaydında Patrona Halil için, “Halil bin İskender, hoşpeşte, henüz ter bıyık (bıyıkları çıkmamış)” diye yazmaktadır. Patrona Halil’in asker ocağı için de deniz kuvvetleri Patrona gemisi gösterilmiştir.

    Patrona Halil, kendisini ihtilale hazırlayan, beynini yıkayan hattatların reisi Şeyh Suphi Sena’ya anlattığı hayat hikâyesi şöyleydi. Ki Suphi Sena Patrona Halil’e meftun ve onun devamlı müşterisiydi. 

    Halil, Suphi Sena’ya Dokuz yaşında İstanbul’a akrabalarının yanına gönderildiğini, akrabalarının evinin yangında kül olması ve kendilerinin de ölmesi sonucu sokakta kaldığını, bir hayır sahibi tarafından 11 yaşında Beyazıt Hamamı’na bırakıldığını söylemişti. Şeyh Suphi Sena, Patrona Haili ile tanıştığında Halil henüz 15 yaşındaydı.

   3 Şubat 1720 yılında İstanbul’da feci bir cinayet işlenmişti. İstanbul’da bulunan ve sayıları üç yüzü geçen dergâhlardan biri olan Nazmi Dergâhı Şeyhi Şair Abdurrahman Refia Efendi. Cariyesi ile birlikte dergâhta korkunç bir şekilde öldürülmüştü.  Soruşturmayı yapan zaptiyeler o gece bir pehlivan ile bıyıkları henüz terlememiş kız kadar güzel, Arnavut esvaplı iki kişinin şeyhin evine girdiklerini görgü tanıklarından öğrenmişlerdi. Tahkikat neticesinde Patrona Halil’in heybesinde Abdurrahman Refia Efendi’nin elmasları ele geçti. Patrona, birkaç elmas ve bir altın saati kendini tutuklayan zaptiyeye vermek için Suphi Sena’yı araya sokarak bu cinayetten kurtulmuştu. Diğer sanıklar ise asıldılar.

   İşte bu nedenle Patrona Halil, Suphi Sena’ya minnettarlık duyuyordu. Dahası bir can borcu vardı. O saatten sonra da onun her türlü arzusunu yerine getirmeye, onun evinde gecelemeye başladı. Ve onu hayatı pahasına koruyacak müridi oldu.

   

  • SULTANZADE (padişah torunu) EVREN

      Yeniçeri ağalığından Kaptan-ı Deryalığa kadar çıkan Siyavuş Paşa iki defa veziriazamlık makamına gelmiş, bu meyanda 1. Ahmet’in kızı Güvendhan Sultan ile evlenmişti.

   Siyavuş Paşa’nın ölümünden sonra Güvendhan sultandan olma kız çocuklarından biri bir paşa ile evlenir. Paşanın hareminde de 40 tan fazla cariyesi vardır ve bu nedenle de kendisini ihmal etmektedir. Üstelik yaşlı ve çirkin olan paşadan nefret etmektedir ve bu nedenle bir kaçamak aradığı vakidir.

   Kocasının bu ihmalini affetmeyen kadın, köşkün muhafızlarından yakışıklı bir subayla irtibat kurar ve zaman zaman, fırsat buldukça sarayın emektar dadılarından Gülizar Kalfanın evinde buluşurlar, akabinde de hamile kalır. Lakin paşa kadının yatak odasına hiç gelmediği için bunu bilmez.

     Kadının hamileliği ilerleyip karnı şişmeye başlayınca Gülizar Kalfanın evine gittiği, orada doğum yaptığı, doğan erkek çocuğun da dadıya emanet edildiği, zaman buldukça onu emzirmeye gittiği ve adını Evren koyduğu kayıtlarda zikredilmektedir. . Evren dokuz yaşına geldiğinde annesinin sari bir hastalıktan ölmesi üzerine anasız babasız kalmıştır.

    Evren biraz daha büyüyünce Gülüzar Kalfa ona anasından miras elmas işlemeli bir pazıbent vermiş ve “aman oğlum bu çok değerli bir şeydir, ilerde bunu satarak kendine bir dükkân açarsın” diye tembih etmişti. Evren 12 yaşına geldiğinde dadısı da ölünce dünyada kimsesi kalmamış, bir komşusu çocuğu evine alarak ahırdaki hayvanlara bakması için tutmuştu. Ve işte ne olduysa bundan sonra oldu. Evin erkek çocukları, bir kız kadar güzel Evren’e musallat oldular.

     Birkaç yıl sonra büyük İstanbul yangınında kaldığı konak tamamen yanınca Evren de dımdızlak sokakta kalmıştı. O da açıkta kalan tüm çocuklar gibi Ayasofya Hamamının külhanına sığındı. Kısa bir süre sonra da külhana her sığınan gence uyguladıkları gibi Evren’e de bir tören yapıp Layhar tarikatına sokacaklardı ki onu soyunca kolundaki pazıbendi fark eden külhanbeyi onun bir asilzade çocuğu olduğunu anladı ve belki de bilerek gönderdiler endişesiyle elbiselerini giydirip diğer çocuklardan ayırdı. Onu kendi yanına korumaya alıp, birkaç gün sonra da Ayasofya Vaizi İspir zade Şeyh Ahmet’in yayına götürüp ona teslim etti. İspir zade ise bu güzel çocuğa adeta aşık oldu ve bir daha onu yanından ayırmadı. ([1])

    Şair Nedim, bir gün Evreni ve Patrona’nın yandaşı Arslan oğlanı Kağıthane korusunda görünce onlarla ilgili şu şiiri yazar.

Uşşakın olsa n’ola feda nakd-i canları

Seyretmedim mi dünkü fedayi, civanları

 

 

Şevk ateşine sen de tutuştun mu ey gönül

Gördün mü dün güreş tutan pehlivanları

 

Ol perçemin nazirini hatırda mı ey gönül

Görmüş idik geçen sene sümbül zamanları

   Nedim’in kendi el yazısı ile yazılı bu kağıdın kenarında da şunlar yazılıdır. “Kağıthane sahrasında güreş tutan pehlivanlar hamam külhan nişin mühmelan güruhundan dellak Evren ve Arslandır ki yeniçeri tulumbacıyan ocağında nanpareye sahip olmuşlardır. Ve ol civanlar hamam külhanında patrona eşkıyasından hamam külhan reisi adıyla maruf karayılanın ateşe bas dese basacak fedaileriydi.”

    

       ARA NOT:    Evren’in hikâyesinde adı geçen bir başka isyancı ve elebaşı Arslan;

     Patrona Halil, isyanın ilk ateşi yanmaya başladığında öncelikli işi İstanbul’un tüm hamamlarını tek tek gezerek Layhar tarikatına üye olan ve olmayan tüm tellakları taramış, onlarla konuşmuş ve onları alttan alttan ilerde olabilecek bir isyana hazırlamıştı. Bu çocukların hemen tamamına yakını ailesi olmayan, küçük yaşlarda başka ülkelerden esir olarak getirilmiş, burada pazarlarda satılmış, güzel ve yakışıklı olanlar bir ağanın ya da şeyhin evine girmiş, yaşı az biraz ilerleyince de sokağa atılmış gençlerdi. Yani başlarına bir şey gelse arayanı soranı yoktu.

 

 

 Arslan oğlanın hikâyesini Mahmutpaşa hamamı deste başı Emir Ali şöyle anlatıyor;

  “Asıl adım Ali’dir, Bosnalıyım, Zenta faciasında (1697)([2])20 yaşlarında acemi bir askerdim. Sadrazam Elmas Mehmet Paşa tam gözümün önünde atının üzerinde vurularak yere düştü ve şehit oldu. Bunların yanında Anadolu valisi İbrahim Paşa, yeniçeri ağası Mahmut Paşa, Diyarbakır valisi Kavukçu İbrahim Paşa, Maraş Valisi Yunus Paşa, Kul kethüdası, zağarcıbaşı, cebeci ağası, yirmiden fazla sipahi, öncü bölük komutanları, alay beyleri aynı anda aynı yerde şehit oldular. 

    Ben Deliçaylı Mustafa Ağa’nın bölüğündeydim. Aynı zamanda sadrazamın karargahında da yazıcıydım. Bir ara baktım bölük komutanım vurulmuş yerde yatıyor, hemen sırtıma alarak sakin bir yere taşıdım. Hemen sıhhiyeciyi bulup bir tabip getirttim ve oluk oluk akan kanını durdurup, bir kağnıya yükleyerek Belgrat’a geldik. Sadrazamın yazıcısı olduğum için sağ kalan komutanlar savaşta ölen tüm üst rütbeli kişilerin adlarını bana yazdırdılar. O kadar çok çalıştım ve fedakarlıklar yaptım ki komutanım Deliçaylı Mustafa Ağa, gözlerimden öpüp köstekli altın saatini bana hediye etmişti ve “Evladım artık sen benim oğlum sayılırsın savaştan sağ çıkarsam mutlaka gel beni İstanbul’da bul, işte bu da benim adresim diyerek adresinin yazılı olduğu kağıdı bana verdi.

     Sulh olup (Karlofça anlaşması) İstanbul’a dönüğümde Ağamı Kadıköy Söğütlüçeşme’deki evini bularak elini öptüm. Komutanım sakat olarak savaşı bitirmiş ve malulen askerlikten emekli olmuştu. Ağam kendinden çok daha küçük bir kadınla evlenmişti ve ondan bir oğlu ve bir kızı oldu. İşte o oğlan şurada ayakta duran Arslan oğlandır.” Deyince o konuşmaları dinleyen tellak Arslan Oğlan, Hamam Destebaşı Emir Ali Ağa’nın eline sarılarak “ağam benim aslımı neslimi anlattın Allah razı olsun” deyip hüngür hüngür ağlayınca Emir Ali Ağa “Hele dur evlat hikâyemi bitireyim” dedi. “arslan oğlanın kim olduğunu öğrendiniz. Kumandanımın kızı ise Ziba’dır. Manevi evlatları gibi evlerine teklifsiz girip çıktığım için ailenin durumunu yakinen bilirim. Kışlada ve çevremde herkes güçlü kuvvetli ve yakışıklı biri olduğumu söylerler. Bir şair benim için “Bu şahbaz seiriri mülkü hüsnün emiridir.” Demiş. O halk şairinin adı bu şiirden sonra Emir kalmış. Bir süre sonra manevi babamın karısı bana göz koydu ama ben karşılık vermedim ve uzun bir süre evlerine gitmedim. Daha sonra Mustafa Ağamdan bana bir iş bulmasını isteyince o da beni Mahmutpaşa hamamının destebaşlığına yerleştirdi. Layhar ocağını ihya edip kimsesiz çocukları külhana topladım.

    Zannedersem 1715 yılıydı. Mustafa Ağam o güzel eşini bir gençle kendi yatağında yakalayınca ikisini de katledip kendisi de sırra kadem bastı. Ben de o zamanlar 11 yaşında olan Arslan’ı burada yanıma aldım. Kız kardeşi Ziba’ya gelince onu da ulemadan Arnavut Müderris Zülali Hasan Efendi ile evlendiğini duydum. Hafif meşrep halinin orada da devam ettiğini biliyorum.

   Aslında ben Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın sulh yanlısı biri olmasını çok beğeniyordum fakat Sadabad eğlenceleri fakir halkı hoşnutsuzluğa itiyordu.  Yine o sralar Tulumbacılar ocağı kurmaya karar verdiğinde en çok askeri hamam tellaklarından alacağı haber hepimize ulaştı. Pek çok çocuğun yanında oğlum gibi sevdiğim Arslan’ı da bu ocağa kendi ellerimle yazdırdım.

   Yeri gelmişken İstanbul hamamlarındaki deste başlar ve tellaklar için de birkaç şey söyleyeyim. Deste başı denilen kişiler genellikle hayta, işsiz güçsüz, serseri, her an suç işlemeye meyilli kişilerdi. Kolluk kuvvetlerine rüşvet verip onların desteği ile bir hamama çökerlerdi. Bunların emri altında 11-20 yaş arasında çok sayıda evsiz yurtsuz gençler olurdu. Ar, namus damarları çatlatılan bu gençler her türlü hırsızlık, soygun, eşkıyalık, adam yaralama, öldürme işlerini bir emirle yaparlar aynı zamanda para karşılığında erkeklerle de yatarlardı.

   Tulumbacı ocağının kurulması bu gençleri disiplin altına alacak ve hayatlarını kurtara çaktı. Tüm destebaşıların karşı çıkmasına rağmen onları dinlemeyip askere aldılar. İşte tam da bu nedenden ellerinden sermayeleri alınan Deste başlar, İbrahim Paşa’dan nefret ediyordu. Öyle bir an geldi ki deste başılar hamamdaki diğer çalışanlara “tulumbacılarla konuşmayın, onlar sizin düşmanınızdır, konuşan hamamdan atılır diye tehdit ediyorlardı.  

   Tehditler karşılığında ben de onların yanında yer almak durumunda kaldım. Hatta Patrona beni ihtilal komitesine getirdi.”

       İşte hamam Deste başı Emir Ali Ağa’nın kendi ve Arslan oğlan hakkında söyledikleri böyleydi.

    İsyanda Emir Ali, bulunduğu yerdeki güç sebebiyle vezirlik istemiş, sonraki günlerde inanılmaz bir servet elde etmiş, Silivri yakınlarında binlerce dönümlük bir arazi gasp ederek çiftlik haline getirip oraya yerleşmiştir. Patronanın öldürülmesinden sonra o da yakalanarak İstanbul’a getirilip boğularak idam edilmiştir. Bu gün Silivri’deki Ali Bey köyünün adı da buradan gelmektedir ([3]).   

  • ELEBAŞI MANAV MUSLU BEŞE

      Muslu Beşe Gedikpaşa’da Bozahane uşaklığı yaptığı sırada Patrona Halil ile tanışmışlar ve o günden sonra da hemen her gün Patrona’nın hamamına gelip gitmeye başlamıştı. Aslen Rusçuk kasabasının Karalar köyünden olan Beşe, İstanbul’un taşı toprağı altın diye beş parasız İstanbul’a gelmişti. İlk aralar Bozahane’de çalışırken Patrona ile tanıştıktan sonra birdenbire büyük bir manavın sahibi oluvermişti. O devirde Okur-yazar bulmak çok zordu ve Muslu Beşe’nin okur-yazar olması aslında dikkat çeken bir özelliği idi. Saray zabitleri onun casus olabileceği düşüncesiyle uzun bir süresi, takip etmişlerse de pek bir şey bulamadılar.

    Patrona’nın isyan hazırlığı sırada Muslu Beşe’nin dükkânı adeta propaganda merkezi gibiydi. Esnaf olması ve askerlikle ilgisi olmadığı halde bir yolunu bulup yeniçeri ocağı zağarcılar bölümüne kaydolmuş ve ocaktan muntazaman aylık almaktaydı.

  • YENİÇERİ AĞASI ALİ USTA ;

     Küçük yaşta ailesini savaşlarda kaybeden Ali, sonraki yıllar oldukça zor şartlarda hayatta kalmayı başarabilmişti. 17 yaşlarındayken tanıdığı bir leventle dağa çıkıp eşkıyalık yapmaya başlamış, soygun ve katliamlara karışmış, nihayet kaşarlı eşkıyalardan biri Ali’ye hayatının iyiliğini yapıp onu yeniçeri ocağına yazdırmış. Orada da ocak ağasının gözüne giren Ali, bölük komutanlığına kadar yükselmiş. Osmanlı ordusunun levazım bölüğü “elli altı çorbacılığı” olarak bilinir ve Ali, elli altı çorbacısı olarak binbaşı rütbesiyle emekli olmuştu.

    Bu elli altı çorbacıları, şehrin güvenliğinden, toptancı esnafı, kabzımal ve ticaret erbabının teftiş ederlerdi. İstanbul’un fethinden sonra şehre giren tüm erzaklar, yaş sebze ve meyveler, bakliyat, fındık, fıstık yalnız Çardak iskelesinden şehre sokulurdu. Bu malzemeleri taşıyan tekneler başka iskeleye yanaşamazlardı. Bu nedenle hal toptancıları, mavna kaptanlarıyla anlaşarak yüksek masraf ve maliyet göstererek istifçilik yaparlar, küçük esnafı ve halkı ezerler, şehri darlık ve sıkıntıya sokarlardı.

    İşte bu noktada Çardak iskelesinin kolluk görevlisi olan elli altı çorbacısı askerler “bak amma görme haracı” adı altında hal toptancılarından büyük paralar alırlardı. Yeniçeri Ağası Ali de bu yolla yükünü tutmuştu ama açgözlü, doymak bilmez hırsı daha da fazlasına itiyordu onu. İbrahim Paşa’nın çıkardığı askeri yenilik nedeniyle bu görev ve yetkiler ellerinden alınınca adeta delirdi. Bunun üzerine 1724 yılında Çardak İskelesi yakınında itin, kopuğun, hırsızın, uğursuzun adeta mesken tuttuğu bir kahvehane açtı.  Kısa zamanda bu uğursuz takımının yanında Damat İbrahim’den nefret eden başta yeniçeriler olmak üzere her sınıftan askerlerin uğrak yeri olmuştu.

   Bu kahvehanenin yerini İstanbul’u tanıyanlar için şöyle tanımlayabiliriz. Eminönü istikametinden -eski yemiş iskelesini- geçer geçmez gelinen mahal Çardak İskelesiydi. Yani bugünkü Ticaret Odasının ve eski Eminönü toptancılar çarsının civarı.  

    Yeniçeri Ali Ağa, bu kahveyi tek kuruş harcamadan hal tüccarlarına yaptığı baskı ile almış, içinin her türlü malzemesini dahi tüccarlar arasında pay ederek aldırmış, kahveyi cazip hale getirmek için on tane zenne oğlan getirtmişti. Bu oğlanlar arasında daha bıyığı terlememiş Muslu Beşe de vardı ve bu çocuk ilerde Patrona’nın has adamı olacaktı.

 

        BUNLARIN YANINDA BİR DE İŞBİRLİKÇİ YALAKALAR VARDI

 

          Mesela Keçeli Derviş adında Patrona’nın bir adamı

         “Paşa aslında papazmış, gizli din kullanırmış, hatta sünnetsiz olduğu hakkında sarayda laflar dolaşırmış, ulemanın sözlerini hiçe sayarak sarayın odalarının duvarlarına resimler yaptırıyormuş,” diyordu.

       Bir başka rezil, Tızmantırıl Kılçık Reis adındaki bir propagandacı;

   “ Kafir olup azanı,

      eski düzeni bozanı,

      haklamak için biz anı,

       kaynatalım kazanı” diye Yeniçerilere sürekli telkinde bulunurken, ayaklanmanın en önemli figüranlarından şair İbadi ise artık iyice zıvanadan çıkıyordu.

      “kafesçiye sordum kaç kafesin var?

        dedi beş kafesim var

         biri ağa kafesi, biri reis kafesi,

         iki kule kafesi bir de baba kafesi

         haraç mezat, azat buzat,

biz açalım kafesi kuşlar alsın nefesi

cümlesi fetadır eli kanlı, gözü kanlı delikanlılar

sahibi pençedir, dört kaşlı gül goncadır

yiğit civandır, bir kantar gülle ile kırk okka zincir sürür pehlivandır

sen burada o orada bir duvar ve kapı vardır arada,

denizde karada işaret aldın mı? Hü deyip daldın mı?

Allah’ım ya hadi asan eyler işimiz

 seyf ile gaddare olur tırnak ile dişimiz” diye kalabalıklara da bir anlamda şifreli mesajlar veriyordu. Belki ilk anda insanlar anlamıyorlardı ama sonradan onlara ne söylemek istedikleri anlatılınca çok heyecanlanıyorlardı. İbadi’nin sözlerindeki “beş kafes” İstanbul’daki zindanlardı. “Kuş” ise zindandaki şairler ve esirlerdi.

     Yine bu Tızmantırıl Kılçık Reis lakabıyla maruf kişi daha da ileri giderek; “Ümmet-i Müslümanlar sizlere Karadeniz’den haber getirdim. Kızılbaşlar yüz bin kardeşimizi kesti. Üç bin kadar dilaver genç güç bela limandan kaçabildi. Aman Allah’ım kimin kafasını, kiminin gözünü, kiminin kulağını kesmişler. Kiminin dahi elini ayağını budayıp, burnunu dilini kesmişler. Ruz-i Mahşerdir ki bu kadar olur. Tüm bu işlerin tek bir müsebbibi var o da İbrahim Paşa’dır. Kaleleri ve bizleri Kızılbaşlara satan odur.  Vücutları pare pare, yüreklerinde yâreler ve o biçarelerin tek isteği İstanbul’a gelip dertlerini Padişahımıza anlatmak istediler.  Trabzon’dan bir gemiye bindirildiler ve İstanbul’a doğru yola çıktılar. Bunu duyan İbrahim Paşa çok telaşlanmış. Gemiye binlerce lira altın verip adam sokmuş, onlar da yarı yolda geminin tabanını delip batırmışlar kendileri de bir filika ile firar etmişler. Ve işte binlerce levent Vezir suikastı ile şahadet şerbetini içip, cennette mekan buldular.”

      Ve bu kuyruklu cinsinden yalana dinleyenlerin hepsi inandı iyi mi? Ve yine hiçbiri de çıkıp “Yahu Osmanlı’da binlerce insanı alan gemi var mıydı?” Demedi.

    Demedi çünkü kendilerini mağdur olarak gören insanların duymak istedikleri şeylerdi bunlar ve propagandacılar da bunu çok iyi biliyorlardı.

 

 

 

     Sizlere tarihteki bu rezil adamları tanıtmaya çalıştığım isyancı elebaşları ve onların yardakçıları, Damat İbrahim Paşa’mızın düşmanlarıydı. Ve ona neden düşman oldukları, neden isyan çıkarmak istedikleri sanırım anlaşılmıştır.

 

 

 

 

[1] Tarihçi Naima Evren’in çocuk yaştan itibaren İspirzade’nin mürşidi olduğunu yazmaktadır. (cilt 6 syf, 227)

[2]-bu savaşta 25.000 asker şehit olmuş, 10.000 asker suda boğulmuş, Veziriazam Elmas Mehmet Paşa, Anadolu Beylerbeyi Mısırlızade İbrahim paşa, muhtelif şehirlerden katılan 13 Beylerbeyi,  sancak beyleri ve kumandanlar şehit olmuşlardı. İşin daha da acı tarafı sadrazamın koyundaki Mühr-ü Hümayun da düşman eline geçmişti.

[3] Kaynak Patrona Halil Koço

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir